International Communist Party

Il Programma Comunista 1965/2

Çin Sorunu Üzerine Tezler Pt.2

15. Stalinizm, 1927’deki yenilgiyi hiçbir zaman Çin’deki burjuva devriminin bir “aşama”sından ve işçi hareketinde “geçici” bir gerilemeden başka bir şey olarak görmek istemedi. Bu yorumu reddediyoruz. Bu dönemin sınıf mücadeleleri “kısmi” olmaktan çok uzaktı, öyle ki, burjuvazi ile proletarya arasında bir iktidar mücadelesine dönüştüler ve yenilgiye, tüm komünist öncünün fiziksel ve uzun süreli ortadan kaldırılması eşlik etti. Troçki’nin dediği gibi, Çin’deki “demokratik devrim”, burjuva devriminin değil, burjuva karşı-devriminin karakterini almıştı. Son olarak, 1927’deki başarısızlık, Moskova Enternasyonali’nin Bolşevik geleneğini Doğu’daki tüm ülkelerde tamamen reddetmesine işaret ediyordu. Lenin’in Rus devriminin yaklaşan zaferini ilan ettiği 1917 Nisan Tezleri, Stalin’in Çan Kay-şek’in darbesini devrimci “aşamalar” teorisiyle haklı çıkardığı Nisan 1927 tezleriyle kelimesi kelimesine çelişiyordu.

Burjuva ve milli tarih yazımına karşı, Marksizm, burjuva devrimci hareketlerin tarihsel seyrine ilişkin proleter ve uluslararası kavramını yeniden oluşturmalıdır:
1789 – 1871: Batı Avrupa’da (Kuzey Amerika ve Japonya’da olduğu gibi) burjuva demokratik hareketler;
1905 – 1950 (kabaca): Doğu Avrupa’da ve tüm Afro-Asya bölgesinde milli devrimci hareketler; sadece bir proleter zafer: Rusya’da;
1917 – 1927: Rusya’da ve dünyanın geri kalanında Stalinist karşı-devrimin koşulları olarak Avrupa’da (1918-1923) ve Asya’da (1924-1927) yenilgiyle birlikte sürekli devrimin dünya stratejisi.


D. Köylü “Sosyalizm”i ve “Yeni” Demokrasi

16. Marksizm, yalnızca “demokratik aşama” teorisini kınamakla kalmamış, aynı zamanda, “tarım aşaması” sırasında, Kuomintang solu hükümetiyle ittifakını örtbas etmek için Stalin’in “işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü” sloganını kullanmasını da reddetmiştir. Tamamlanmış biçimiyle bu teori, her devletin sınıf doğasına ilişkin bu Marksist kavramların tamamen terk edildiğinin sinyalini vererek “yeni” demokrasinin teorisi haline gelmiştir.

«Böylece dünyadaki sayısız devlet sistemi biçimi şu üç temel tipe indirgenebilir: 1) burjuva diktatörlüğü altındaki cumhuriyetler; 2) proletarya diktatörlüğü altındaki cumhuriyetler; 3) birkaç devrimci sınıfın ortak diktatörlüğü altındaki cumhuriyetler(…). Belirli bir tarihsel dönemde, devlet örgütlenmesinin tek uygulanabilir biçimi, yeni demokratik cumhuriyet dediğimiz üçüncü örgüttür». (Mao Zedong, Yeni Demokrasi Üzerine, 1940).

Lenin’in Enternasyonal’i, sömürgelerin proleterlerini hiçbir zaman proletarya diktatörlüğü ile burjuvazinin diktatörlüğü arasında bu tür “ara” devletler kurmaya çağırmadı ve biz de kırk yılı aşkın “anti-emperyalist cepheler”den sonra böyle bir devletin tek bir örneğinin var olduğunu ya da şimdiye kadar var olduğunu kabul etmiyoruz. Rus devrimi sırasındaki iktidar ikiliği deneyimi, “işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü”nün kısa sürede kaçınılmaz olarak ya proletarya diktatörlüğüne ya da burjuvazi diktatörlüğüne dönüştüğünü gösterdi. Troçki bu dersi Çin devrimine kadar genişletti ve bugün onun doğrulandığını her sömürgecilik karşıtı hareketin burjuva sonuçlarında görebiliriz.

“Rus Narodnikleri, Menşeviklerle birlikte, kısa ömürlü “diktatörlüklerine” açık bir ikili iktidar biçimini ödünç verirken, Çin “devrimci demokrasisi” bu aşamaya bile ulaşamadı. Ve genel olarak tarih düzene göre işlemediği için, bize yalnızca, Guomindang’ın 1925’ten beri uyguladığı diktatörlük dışında başka bir “demokratik diktatörlük” olmadığını ve olmayacağını anlamak kalıyor” (Troçki, Lenin’den Sonra Komünist Enternasyonal).

17. Tarım hareketini ve köylülerin silahlanmasını uzun süre görmezden geldikten sonra, Stalinistler buna o kadar aşık oldular ki, onu “Çin devriminin belirleyici özelliği ve yeni demokrasinin temeli” olarak görmeye başladılar.

Stalin, “Özünde, milli sorun bir köylü sorunudur” diyordu. Ve Mao şu yorumu yaptı:

«Bu, Çin devriminin özünde bir köylü devrimi olduğu ve şu anda devam etmekte olan Japonya’ya karşı direnişin özünde köylü direnişi olduğu anlamına gelir. Esasen, Yeni Demokrasi siyaseti, köylülere güç vermek anlamına gelir» (Mao Zedong, On New Democracy, 1940)

Emperyalist çağda burjuva devrimlerinin özgünlüğü, bizim ilgilendiğimiz kadarıyla burada yatmıyor. Geçmişte hepsi silahlı örgüt de dahil olmak üzere köylüleri farklı şekillerde kullanmış ve hepsi de farklı derecelerde tarımda köklü değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Yine de Marksizm, köylü sınıfının kendi politikasını tanımlamadaki yetersizliğini her zaman vurgulamıştır. Burjuva devrimlerinin ayrılmaz bir parçası olan tarım ayaklanmalarının ancak kentlerin önderliğinde ve iktidarı onlara bırakarak başarıya ulaştığını göstermiştir. Komünist Manifesto daha 1848’de köylülüğün ikili karakteri ve neden bağımsız bir sınıf olarak hareket edemeyeceği konusunda ısrar etmişti. Köylü, burjuva ilişkilerinin toplumsal temsilcisinden başka bir şey değildir; siyasi temsilini her zaman başkalarına bırakır.

Hem Rusya’da hem de Çin’de, bizi köylülüğü “küçümsediğimiz” için suçlayan köylü “sosyalizmi”nin tüm savunucularına, her zaman Marksizm’in derslerini vurguladığımızı ve Doğu devrimlerinin özgünlüğünün, köylü kitlelerinin silahlı müdahalesi yatmadığını, daha ziyade proletaryanın burjuva hedeflere varmaması ihtimali olduğunu söylüyoruz.

18. Çin proletaryasının yenilgisi, devrimin neden kırsal kesime çekilmesi gerektiğini açıklıyor. Ancak bu, komünistlerin sınıf anlayışlarını köylü “sosyalizmi” teorileriyle değiştirmelerini haklı çıkarmaz. 1848-9’da Alman devriminin başarısızlığı proletaryayı aynı politik olarak örgütsüz durumda, küçük-burjuva demokrasisi tarafından batırılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı. Marx ve Engels’in ünlü Komünistler Birliği’ndeki Hitaplarında ortaya koydukları tehlike buydu.

“İşçileri, özel çıkarları gizli tutulurken, genel sosyal demokrat sözlerin hakim olduğu bir parti örgütü tuzağına düşürmeye çalışan” küçük-burjuva radikallere karşı, Hitap, bağımsız bir sınıf partisinin gerekliliğini vurgulamıştı.

Her türlü küçük-burjuva demokratik iktidara karşı Hitap, proleter devriminin sloganını işte böyle ortaya koymuştu:

“İşçiler, yeni resmi hükümetlerin yanı sıra, eş zamanlı olarak, ya yerel yürütme komiteleri ve konseyleri biçiminde ya da işçi kulüpleri ya da komiteleri aracılığıyla kendi devrimci işçi hükümetlerini kurmalıdırlar; ama kendilerini en başından beri, tüm işçi kitlesinin arkasında duran otoriteler tarafından denetlenmekte ve tehdit edilmekte buluyorlar”. (Marx, 1848 Devrimleri).

Bu, Marksizmin “işçi ve köylü partileri”, “işçi ve köylü hükümetleri” ve “yeni” demokrasi gibi gerici formüllere verdiği klasik yanıttır. 1850 Hitabı tamamen onlara yöneliktir. Marx ve Engels burada “demokratik diktatörlük”ten söz etmiyorlarsa, bunun nedeni proletaryanın küçük-burjuva demokratların ajitasyonuna karşı kullanmasını uygun bir slogan olarak görmemeleridir. Stalin ve Mao’nun görüşleri, Çin’de ve hatta Rusya’da keşfettiklerini iddia ettikleri “orijinal” özelliğin, yani tarım devriminin Almanya’da yokluğuna bile dayanamaz. Aksine, Marx ve Engels, proletaryanın siyasi rehberliği altında 16. yüzyıl köylü savaşının “yeniden yürütülmesini” birden çok kez reddettiler.

19. Rus devrimi, Alman burjuva devrimi kadar, bir sınıflar blokunu temsil eden istikrarlı bir “halk” iktidarının sırrını açığa çıkarmaz. 1917’den çok önce Lenin, “işçilerin ve köylülerin devrimci ve demokratik diktatörlüğü” formülünü, proletaryanın “köylülere dayanan” veya “köylüleri arkasına çeken” bir iktidar olarak açıkladı. Bu ne cepheci ne de “demokratik” bir formüldür. Lenin, Marx ve Engels ile mükemmel bir süreklilik içinde, Nisan 1917’deki sloganı şöyle yorumlar:

“Proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü, Rus devriminde zaten bir gerçeklik haline geldi, çünkü bu “formül”, bu ilişkiyi, bu işbirliğini uygulayan somut bir siyasi kurumu değil, yalnızca bir sınıf ilişkisini öngörmektedir. “İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti” – işte orada “proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü” zaten gerçekleşmiş durumda” (Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”, Coll. Works, Cilt 24, 44-5).

“Hem burjuvazinin egemenliği (Lvov ve Guchov hükümeti) hem de iktidarı gönüllü olarak burjuvaziye bırakan, gönüllü olarak kendini burjuvazinin bir uzantısı kılan proletarya ve köylülüğün devrimci diktatörlüğü, yan yana, birlikte, aynı anda var olmaktadır.” (a.g.e., s.46).

“Şimdi yeni ve farklı bir görev ile karşı karşıyayız: bu diktatörlük içinde proleter unsurlar (komüne geçişi temsil eden müdafa karşıtı, enternasyonalist, ’komünist’ unsurlar) ile küçük mülk sahibi veya küçük şirketler, yani burjuva unsurlar arasında bir bölünme yaratmak.” (a.g.e., s. 45).

Şubat ve Ekim arasında halkçılar ve Menşevikler, “demokratik diktatörlüğün” kuduz destekçileriydiler ve Lenin’i köylülüğü “küçümsemekle” ve burjuva sosyal reformlar aşamasını “atlamak” istemekle suçladılar. Bolşevikler ise, meselenin Rusya’ya “sosyalizmi sokma” değil, siyasi iktidarı ele geçirme meselesi olduğuna dikkat çektiler; bundan sonra proletarya diktatörlüğünün küçük-burjuva demokrasisinin ekonomik reformlarını nasıl gerçekleştireceğini göstereceklerdi.

20. Çin liberal burjuvazisinin önündeki teslimiyetten sonra, “Troçkizme karşı mücadele”, mağlup proletarya içinde, Rus devrimi sırasında halkçılar ve Menşevikler bloku tarafından daha önce savunulan konumların zaferini sağlamayı amaçladı. Ve bu görevi yürüten, bir zamanlar Kuomintang Merkez Komitesi üyesi ve son zamanlarda köylülüğün kışkırtıcısı olan Mao Zedong’du.

Bize göre o, proletaryanın partisini “dağlara” götürerek ve onu köylü gerilla savaşına iterek ne “kurtardı” ne de “yeniden inşa etti”: Partiyi sadece kafası karışık küçük-burjuva kitlesinde boğdu. Buna karşılık, Nisan 1917’de Lenin ve Mart 1850’de Marx, Komünistlerin bu şekilde çıkmaza girmesini engelleyebildiler. Ve Çin devrimindeki iktidar sorununa gelince, Mao Zedong, 1927’de Çan Kay-şek’in baskısının kontrolsüz kalmasına izin veren küçük-burjuva yanılsamalarından bile vazgeçmedi. “Milli” burjuvazinin zayıflığının, burjuva iktidarını oluşturmak için, beceriksiz ve kendini örgütlemekte yavaş “halk” ve köylü yığınlarının eyleminden başka bir olasılık bırakmadığı bir dönemde ve bir ülkede, “yeni demokrasi” teorisi, bundan başka bir şey değildir.

Küçük-burjuva demokratlar, “etkili” bir birliğe ulaşmada karşılaştıkları güçlüklerden, karaktersizliklerinden ve doğuştan gelen istikrarsızlıklarından ötürü “tepki”yi suçlamayı severler. Marksizm ise bunu istikrarsız ekonomik durumlarının bir yansıması olarak görür. Milli bir devlet kurmak, emperyalizme karşı savaşmak veya sosyalist programı gerçekleştirmek için bu kitlelerin siyasi inisiyatifine başvurmak, yalnızca Marx ve Lenin’i reddetmekle kalmaz, aynı zamanda tüm devrimci hareketi tehlikeye atar. Bize göre, Çin devriminin bitmez tükenmez dalgalanmaları ve bugün, siyah Afrika’nın büyük bir bölümünü sarsan kanlı anarşi tarafından yeterince kanıt sağlanmıştır.

Bu nedenle 1917’de Lenin, halkçıların ve Menşeviklerin Kurucu Meclis aracılığıyla “gerçekleştirmek” istedikleri “devrimci ve demokratik diktatörlük” “eski formülünü” bir kenara bıraktı. Aynı şekilde Bolşevikler de “sosyal demokrat parti” adını 2. Enternasyonal arşivlerine iade ettiler.

Bu “yeni demokrasi” için de geçerli:

“Demokrasi” gerçekte bir an burjuvazinin diktatörlüğünü, sonra bu diktatörlüğe boyun eğen küçük-burjuvazinin aciz reformizmini ifade eder” (Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky).


E. “Aciz Küçük-Burjuva Reformizmi”

21. Marx ve Engels, 1850 Hitaplarında, Alman proleterlerini, küçük-burjuva demokrasisinin, eski toplumsal ve politik yapıların devrimci dönüşümünde liberal burjuvazi ile aynı hain rolü oynayacağı konusunda uyardılar. Rusya’da bu öngörülerin teyidi sosyal-devrimciler olacaktır. Çin örneği, tüm bir tarihsel dönem ve tüm bir ülke ölçeğinde mutlak bir doğrulama teşkil ediyor.

“Demokratik küçük-burjuva, tüm toplumu devrimci proleterlerin çıkarları doğrultusunda dönüştürmek bir yana, yalnızca, mevcut toplumu kendileri için mümkün olduğu kadar katlanılabilir ve rahat hale getirecek toplumsal koşullarda bir değişikliği arzulamaktadır. Bu nedenle, her şeyden önce, bürokrasinin kısıtlanması ve büyük vergi yükünün büyük toprak sahipleri ve burjuvaziye aktarılması yoluyla hükümet harcamalarında bir azalma talep ediyorlar. Ayrıca, kapitalistlerden kamu kredi kurumlarının kurulması ve tefeciliğe karşı kanunların çıkarılması yoluyla büyük sermayenin küçük sermaye üzerinde yaptığı baskının kaldırılmasını ve bunun yerine kendilerinin ve köylülerin devletten uygun koşullarda avans almalarının mümkün olmasını talep ediyorlar. Ayrıca, feodalizmin tamamen ortadan kaldırılması yoluyla toprak üzerinde burjuva mülkiyet ilişkilerinin getirilmesini talep ediyorlar.

“İşçiler söz konusu olduğunda, her şeyden önce kesin olan bir şey var: eskisi gibi kalacaklar. Ancak, demokratik küçük-burjuva, işçiler için daha iyi ücret ve güvenlik istiyor ve bunu devlet istihdamının genişletilmesi ve refah önlemleri ile sağlamayı umuyor… Ama bu talepler hiçbir şekilde proletaryanın partisini tatmin edemez. Demokratik küçük-burjuva, devrimi mümkün olan en kısa sürede sona erdirmek, en fazla yukarıda belirtilen hedeflere ulaşmak isterken, daha mülk sahibi tüm sınıflar egemenliklerinden sürülene kadar devrimi proletarya devlet iktidarını ele geçirinceye, üretim işçilerin elinde yoğunlaşana ve proleterlerin birliği -yalnızca bir ülkede değil, dünyanın bütün önde gelen ülkelerinde- yeterince ilerleyene, bu ülkelerin proleterleri ve en azından belirleyici güçler arasındaki rekabet sona erene kadar kalıcı kılmak bizim çıkarımız ve görevimizdir… Bizim kaygımız sadece özel mülkiyeti değiştirmek değil, onu ortadan kaldırmak, sınıf karşıtlıklarını örtbas etmek değil, sınıfları ortadan kaldırmak, mevcut toplumu iyileştirmek değil, yeni bir toplum kurmaktır” (Hitap…, age, s. 323) -4).

22. Tarım sorunuyla ilgili olarak, Mao’nun partisi, köylü mülkiyetinin kutsal haklarının hukuksal olarak kutsanmasıyla eski ilişkilerden kopuşu vurgulamaya çalışan küçük-burjuva eğilimlerle mücadele etmek için hiçbir şey yapmamıştı. Ve Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana bu kadar gürültülü bir şekilde ilan edilen reformların hiçbiri, tarımın, küçük üretimin, küçük toprak sahibi köylünün “çıkarları”nın ve onlara devlet “yardımının” verilmesine dayanandan daha büyük bir yoğunlaşmayı tasarlamadı. Burjuva üretim ilişkilerinin bu sınırlamalarının üstesinden gelmek istediklerinde, meydana gelen toplumsal felaket, Rusya’daki sahte Stalinist kolektivizasyonu izleyenden daha az ciddi değildi.

Kısacası, ünlü “tarım devrimi”, kapitalist tarımın gelişiminin iki klasik aşamasına uygun olarak Çin’in kırsal alanlarında sert bir sermaye birikimine indirgenmiştir: önce köylü mülkiyetinin kurulması, ardından yavaş bir kamulaştırma süreci ve burjuva üretici güçlerin ve büyüyen bir piyasa ekonomisinin itici gücü altında yoğunlaşma.

“Özel bir engel ortaya çıkmazsa, savaştan sonra bu politikayı, önce tüm ülkeye kira ve faiz indirimini yayarak ve ardından kademeli olarak “çiftçinin ülkesi”ne ulaşmak için uygun önlemleri alarak sürdürmeye hazırız” (Mao Zedong), Koalisyon Hükümeti Üzerine, 1945, age, s. 248).

“O zaman, köylülere, çiftçilik ve diğer üretim kooperatiflerini adım adım gönüllülük temelinde örgütlemeleri için yardım edildikçe, üretici güçler büyüyecektir” (age, s.251).

İlk aşamaya ulaşmak çeyrek yüzyıl (1927-1952) aldı: müsadere ve bölünme. Ama Çin “modern”, yoğunlaştırılmış, yani tam anlamıyla kapitalist bir tarıma sahip olmadan önce, yalnızca dünya komünist proletaryasının milli, köylü ve küçük-burjuva “sosyalizmi”ni alt etmiş olmasını umabiliriz.

23. Çin tarımının yorgun tarihsel gelişiminde bir gerçeğin doğrulandığını görebiliriz: onun burjuva karakteri. Ama bizim ÇKP’nin tarım politikasına yönelik eleştirimiz bir ilke meselesiyle ilgilidir: tek yaptıkları, özellikle burjuva mülkiyet ilişkilerinin yıkılmasıyla ilgili olarak, toplumsal sonuçlarını tahmin etmeye çalışmadan bu gelişmenin moleküler süreçlerini yansıtmaktı. Yine 1850 Hitap’ından alıntı yapalım:

«Burjuva demokratların işçilerle çatışacağı ilk nokta feodalizmin ortadan kaldırılması olacaktır; küçük burjuvazi, birinci Fransız devriminde olduğu gibi, feodal toprakları köylülere özgür mülkiyet olarak vermek isteyecektir; yani, kır proletaryasının varlığını sürdürmeye ve Fransız köylüsünü hâlâ etkileyen aynı yoksulluk ve borç döngüsüne tabi olacak bir küçük-burjuva köylü sınıfı oluşturmaya çalışacaklar. İşçiler, hem kırsal proletarya çıkarları hem de kendi çıkarları için bu plana karşı çıkmalıdır. Müsadere edilen feodal mülkiyetin devlet malı olarak kalmasını ve büyük ölçekli çiftçiliğin tüm avantajlarıyla birlikte kır proletaryası tarafından toplu olarak ekilen ve ortak mülkiyet ilkesinin, burjuva mülkiyet ilişkilerinin titrek sisteminin ortasında derhal sağlam bir temele ulaşacağı işçi kolonileri için kullanılmasını talep etmelidirler.» (op. cit., s. 327-8).

Komünistler için mesele, Çin’in mi yoksa küçük-burjuva Rusya’nın mı bu dönüşüm için “olgun” olduğunu belirlemek değildi: Burjuva egemenliğinin yıkılması ancak uluslararası ölçekte düşünülebilir. Belli bir ülkenin ekonomik gelişimini hızlandırmak için “kolektivist” reçeteler icat etmek de söz konusu değildi. Bazılarının sosyal-devrimcilerin programı olmakla suçladığı “Toprak Kararnamesi” hakkında yorum yapan Lenin, “Bir program değil, bir kararname yazıyoruz” demişti. Yine de bir noktada bu “kararname” onların “programlarından” farklıydı: köylülüğün sabit hukuki biçimlerdeki (toprak paylaşımı, kamulaştırma) özlemlerini içermiyordu. Milli “sosyalizm” programları ile enternasyonalist komünizm arasındaki farkın tamamı burada yatıyordu.

24. Mao’nun partisinin küçük-burjuva politikası, “işçiler sorununda” daha da net bir şekilde ortaya çıkıyor. ÇKP bayrağına “ücret sisteminin kaldırılması” yazmak şöyle dursun, sermaye ve emeğin birliğini ilan eder ve “sosyalistlerin” Louis Blanc geleneğindeki herhangi bir “hayırseverlik önlemini” ihmal etmez:

“Çin işçi sınıfının görevi, yalnızca yeni demokratik bir devletin kurulması için değil, aynı zamanda Çin’in sanayileşmesi ve tarımını modernize etmesi için de mücadele etmektir. “Yeni demokratik devlet sisteminde emeğin ve sermayenin çıkarlarının ayarlanması politikası benimsenecektir. Bir yandan işçilerin çıkarlarını koruyacak, duruma göre sekiz ila on saatlik bir iş günü tesis edecek, işsizlik yardımı ve sosyal sigorta ve sendikal hakları güvence altına alacak; diğer yandan, uygun şekilde yönetilen devlet, özel ve kooperatif işletmelerine meşru karları garanti edecek – böylece hem kamu hem de özel sektör ve hem emek hem de sermaye endüstriyel üretimin geliştirilmesi için birlikte çalışacaktır.” (Mao Zedong, Koalisyon Hükümeti Üzerine, 1945, age, s. 254).

Böyle bir program, böyle bir uygulama, ileri kapitalist ülkelerin eski reformizminden, Batı’nın herhangi bir “ilerici” milletvekilinin veya herhangi bir “gerici” bakanın seçim konuşmalarından hiç de farklı değildir. Mao, buna “sosyalizm” adını vererek ve Moskova’ya kıyasla münhasırlığını kanıtlayarak, kendisini dünyanın burjuva muhafazakar güçlerinin “ideolojik” düzeyine yükseltmiş, köylü ajitatörü olma özelliğini kaybetmiştir.

Çin’de küçük-burjuva demokrasisi 1927’de devrimci olmaktan çıktı; devlet iktidarını almadan önce bile reformist olmuştu; bugün yanılsamalarını ve özellikle ekonomik-sosyal pratiğini “sosyalist inşa” etiketi altında sunarak gerici hale geldi. Moskova ile olan çatışmasına yüklediğimiz tek siyasi anlam budur.

25. Böylece Çin “popülizminin” tarihsel kaderi sona ermiştir. 1911’deki ilk burjuva devriminden bu yana Lenin, Sun Yat-sen’in ideolojisinin ikili yönünü vurguladı. Toprağın millileştirilmesi, büyük sermayenin “sınırlanması” ve Büyük Güçler tarafından üzerinde anlaşmaya varılan bir endüstriyel kalkınma planının “dürüst” uygulanması yoluyla “sosyalizmi” gerçekleştirme fikriyle ütopyacıydı. Ama bu program, Bolşeviklerin Rusya’da olduğu gibi Çin’de de tanıyabilecekleri bir burjuva devrimci özüne sahipti. Mao’nun partisi, onu benimseyerek ve gerçekleştirerek ona, kendisine ayrılan tek “özgün gelişme” bahşetmiştir: Ütopyacı köylü “sosyalizmi” fikri, Çin’deki “sosyalist inşa”nın gerici ideolojisi haline gelmiştir; ve onun devrimci özü, küçük-burjuva reformları okyanusunda çarçur edilmiştir.

Böylece bir sınıfın siyasi ideolojisi, tarihin onu ölüme mahkum etmesinden çok sonra yozlaştı. Diğer uçta, daha 1894 gibi erken bir tarihte, Rus proletaryası ilk bocalayan adımlarını atarken, Lenin, “Halk Dostları”nın ideolojik iflasını, onların “halk” iktidarı gün ışığını görmeden birkaç on yıl önce ilan edebildi:

«Kırsal gerçekten bölünüyor. Hatta, kırsal uzun zaman önce tamamen bölündü. Ve eski Rus köylü sosyalizmi ondan ayrıldı, bir yandan işçi sosyalizmini yaratırken, diğer yandan kaba küçük-burjuva radikalizmine doğru yozlaştı. Bu değişim yozlaşmadan başka bir şey olarak nitelendirilemez. Köylü yaşamının özel bir düzen olduğu ve ülkemizin istisnai bir gelişme yolu izlediği doktrininden, meta ekonomisinin ekonomik gelişmenin temeli haline geldiğini ve büyüdüğünü artık inkar edemeyen bir tür seyreltilmiş eklektizm ortaya çıktı. Ancak bu sistem altında sınıf mücadelesinin gerekliliğini görmeyi reddeden kapitalizmdir. Köylülüğü modern toplumun temellerine karşı sosyalist devrim için harekete geçirmeye yönelik bir siyasi programdan, modern toplumun temellerini korurken köylülüğün koşullarını “iyileştirme”ye yönelik bir program ortaya çıktı” (Lenin)., “Halkın Dostları Nedir”, Bölüm III, 1894 – Toplu Eserler, Cilt 1, s. 264-5).


F. Burjuva Doğu’da Rekabetler

26. Hindistan ve diğer sömürge ülkelerinden farklı olarak Çin, modern tarihe “herkesin sömürgesi” olarak girmiştir. Çok geçmeden sermaye ihracı, eski İngiliz metropolünden sanayi ürünleri ihracına üstün geldi. Büyük Güçler, yatırımlarını korumak için ülkenin nüfuz alanlarına bölünmesi konusunda “anlaştı”. Pekin’de diplomatik birlikler devlet maliyesine sahipti. Bu durum, Lenin’in işaret ettiği gibi, kapitalizmin en yüksek aşamasına, emperyalizme geçişinin bir yansımasıydı. Sun Yat-sen tarafından ortaya konan, “bağımsız bir devlet” geliştirmek için Büyük Güçler konsorsiyumunun yaratılması projesinin Wilson’ın “sömürgelerin uluslararasılaşması” programı ve Kautsky’nin “ultra-emperyalist” versiyonu dışında nesnel bir temeli yoktu.

“Diyelim ki – dedi Lenin – tüm emperyalist ülkeler, Asya’nın bu bölgelerinin “barışçıl” bölünmesi için bir ittifak kurdular; bu ittifak, “uluslararası olarak birleşmiş mali sermaye”nin ittifakı olacaktır. 20. yüzyıl tarihinde bu türden gerçek ittifak örnekleri var – örneğin güçlerin Çin’e karşı tutumu. Soruyoruz, kapitalist sistemin bozulmadan kaldığını -ki Kautsky’nin yaptığı varsayım bu- varsayarsak, böyle bir ittifakın geçici olmaktan öte, sürtüşmeleri, çatışmaları ve mücadeleyi mümkün olan her biçimde ortadan kaldıracağı “tasavvur edilebilir” mi?” (Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1916).

Çin örneği bunun akıl almaz olduğunu göstermiştir. Yüzyılın başında en büyük kapitalist gelişme vaadini ve karların en kesin garantisini sunuyor gibi görünen ülke, iç savaşların ve emperyalist rekabetin kapalı savaş alanı haline geldi. Daha doğrusu, bu karşıtlıkların patlak vermesiyle karşı karşıya kalan dünya emperyalizmi, sermayeler arasındaki dizginsiz rekabeti eski sömürgelere veya yarı-sömürgelere, yani Hindistan, Afrika, Güney Amerika’ya aktararak, Çin’deki tüm ekonomik “planlarından” vazgeçmek zorunda kaldı. Burada “denizaşırı gelişme” ve Rus-Amerikalı Wilson’ların ve Kautsky’lerin bayat pasifizmleri yeniden ortaya çıktı: ama aynı zamanda daha büyük ölçekte gelecekteki devrimci patlamaların da temeli atıldı.

27. Mao’nun partisi, zaferinin Asya’daki emperyalist zincirin şiddetli bir şekilde kırılmasıyla karakterize edilmemesini sağlamak için elinden gelen her şeyi yaptı. Dünya savaşına Sun Yat-sen’den daha fazla bağlı olan ÇKP, liberal Çin burjuvazisinin Çin’e fayda sağlayacak bir “uluslar topluluğu” ve “uluslararası işbirliği” hakkındaki yanılsamasını elde etti.

“ÇKP, Atlantik Bildirisi ve Moskova, Tahran ve Yalta’nın uluslararası konferanslarının kararlarını kabul eder (…). ÇKP’nin dış politikasının temel ilkeleri şunlardır: tüm ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmak ve geliştirmek, tüm karşılıklı ilişki sorunlarını çözmek (…) faşist saldırganları ezme ihtiyacından yola çıkarak, uluslararası barışı korumak, devletlerin haklarında bağımsızlığa ve eşitliğe karşılıklı olarak saygı duymak, devletler ve halkların çıkarları doğrultusunda birbirleriyle işbirliği yapmak” (Mao Zedong, Koalisyon Hükümeti Üzerine, 1945).

Sun Yat-sen, bu programın iflasını 1924’te fark etmişti! Mao sadece ona sadık kalmadı, aynı zamanda onu “sosyalizm” olarak sundu:

“Ekonomik olarak gelişmiş olsun ya da olmasın, büyük ve küçük sosyalist ülkeler, ilişkilerini tam eşitlik, toprak bütünlüğüne, egemenlik ve bağımsızlığa saygı ve iç işlerine karışmama ve karşılıklı destek ve yardım ilkeleri temelinde kurmalıdır.” (25 Maddelik Mektup, 14/6/63).

’Eşit’ ticarete doğru ’uyumlu’ bir gelişme gerçekleştiren ülkelerin küçük-burjuva ’sosyalist’ ütopyasına karşı, biz burjuva ülkelerinin yok edilmesini ve yarın proletarya diktatörlüğünün kurulacağı ülkeler arasındaki sadece ’eşit’ değil, ticari olmayan ülkelerin kurulmasını istiyoruz.

28. Çin-Sovyet çatışması, ’ideolojik farklılıkları’ yansıtmak şöyle dursun, burjuva ulusal çıkarlarıyla aynı zeminde var olmuştur. SSCB’nin yerli burjuvazi ve yabancı emperyalizme verdiği tavizlerin Doğu’da milli burjuva devletlerinin kuruluşunu 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar geciktirdiği tartışılmaz. Rus Devrimi, Asya’daki sömürgecilik karşıtı hareketleri yeniden uyandırırken, Stalinist karşı-devrim onların gelişimini durdurdu. Ancak Mao’nun bugün Moskova’ya karşı tavır alan partisi ne ÇKP’nin Çan Kay-şek ile ittifakı yenileyerek “halk cephelerine” yönelmeyi ürkekçe yürüttüğü 1937’de, ne de Stalin’in Çan Kay-şek ile otuz yıl sürmesi beklenen bir barış ve dostluk antlaşması imzaladığı 1945’te bu ihaneti hiçbir zaman kınamadı.

Bu nedenle, Çin-Sovyet çatışmasının arkasında yatan şey, ne sömürgecilik karşıtı hareketin çıkarlarının bilincidir, ne de Rus “sosyalizmi” eleştirisidir. Daha ziyade Çin kapitalizminin çıkarları ile Rus emperyalizminin çıkarları arasındaki çelişkilerdir:


“Kapitalist ülkeler arasındaki ilişkileri karakterize eden başkalarının pahasına kar elde etme pratiğini sosyalist ülkeler arasındaki ilişkilere aktarmak ve tekelci gruplar tarafından piyasaları köşeye sıkıştırmak ve kârları bölüşmek için ortaya atılan “ekonomik bütünleşme” ve “ortak pazar”ın sosyalist ülkelere karşılıklı yardımlaşma ve ekonomik işbirliği konusunda örnek teşkil edebileceği sonucuna varmak abestir”. (25 Maddelik Mektup).

29. Stalin’in 6. Komintern Kongresi’nde uygulamaya koyduğu “program”, Çin’i ve diğer geri ülkeleri kendi ulusal sınırları içinde “sosyalizmi inşa etmekten”, Rusya’nın çok yakın zamanda kendisine mal ettiği bu ayrıcalıktan men etti. Rus kapitalizminin çıkarları dünya pazarının çıkarlarıyla bütünleştiği anda, Çin bu eski Stalinist sloganı kendi adına kullanmaya başladı. Ve bu konuda Troçki’nin “Rus sosyalizmi” hakkında söylediklerini tekrarlayacağız:

“Dünyadaki iş bölümü, sovyet sanayisinin yabancı teknolojiye bağımlılığı, Avrupa’nın ileri ülkelerinin üretici güçlerinin Asya hammaddelerine bağımlılığı vb. herhangi bir ülkede bağımsız bir sosyalist toplumun inşasını imkansız kılar” (Sürekli Devrim Üzerine Tezler).

Çin’de “Sosyalizmin inşası” yalnızca sermaye birikimini ve bir piyasa ekonomisinin genişlemesini ifade edebilir. Ancak bu teori, çok daha keskin karşıtlıkları maskelemeyi başaramadı. Çin-Sovyet çatışması, Asya ve Afrika’daki milli burjuva hareketlerinin tüm tarihi ve dünya ticaretiyle ilgili her konferans, ister “bağımsız” ister “sosyalist” olsun, günümüz dünyasında tüm askeri, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutan bir avuç büyük emperyal güçle kıyaslandığında “az gelişmiş” ülkelerin artan geriliğini endişeyle vurgulamıştır.

30. Geri kalmış ülkelerin burjuvazisi, kendisini bekleyen yazgıyı tersine çevirmek için, siyasi ve ulusal kurtuluşunu, sömürülen kitlelerin toplumsal ve insani kurtuluşu olarak göstermeye çalışır. Hem kendi burjuvazilerinin hem de dünya emperyalizmi içinde biriken çelişkilerin kurbanı olan eski sömürgelerin proleterleri, demokratik ve reformist ideolojiden kopmak için her zamankinden daha fazla neden bulacaklardır. Daha sonra, Marksizmin ve Lenin’in Enternasyonali’nin, sömürge halklarını sömürüden kurtarmak için siyasi demokrasi ve ulusal bağımsızlığı asla beklemediğini hatırlayacaklar:

“Genişleme dürtüsündeki mali sermaye, en özgür demokratik ve cumhuriyetçi hükümeti ve herhangi bir ülkenin, o ülke “bağımsız” bile olsa, seçilmiş yöneticilerini “serbestçe” satın alabilecek ya da rüşvet yoluyla elde edebilecektir. Mali sermayenin ya da genel olarak sermayenin egemenliği siyasi demokrasi alanındaki herhangi bir reformla ortadan kaldırılamaz. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı da tamamen ve sadece siyasi demokrasi alanına aittir. Gelgelelim, mali sermayenin egemenliği, sınıf baskısı ve sınıf mücadelesinin daha serbest, daha geniş ve daha açık olduğu siyasi demokrasinin önemini hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz”. (Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Lenin, 1916).

“Halkçı” Çin ve Rus-Amerikan Hindistan proletaryasının mücadelelerini bu daha açık, daha geniş ve daha serbest sınıf baskısına karşı yürütmesi gerekecektir.

Primi risultati dei contributi giunti da tutto il Partito per l’elaborazione delle tesi definitive della sua organizzazione Pt.2

[Questa seconda parte è comparso con un titolo differente su Programma Comunista n.2 del 1965: «Materiali per le tesi definitive sull’organizzazione interna». Ma trattandosi di una continuazione, ne conserviamo il primo titolo per facilitare il lettore. NdR ]

Marx aveva fiuto per gli arrivisti

Togliamo i brani che seguono da una pubblicazione recente su tutto il materiale relativo alla I Internazionale operaia. «Le tesi redatte da Marx, che però non era presente, sono discusse e adottate all’unanimità del congresso che si tiene a Ginevra dal 3 all’8 settembre 1866. Nella seduta dell’8 la persona di Marx è evocata da Cremer, Carter e Tolain, nella discussione dell’art. 11 del regolamento dell’Associazione Internazionale degli Operai: «Ogni membro della A.I.O. ha diritto di partecipare al voto e di essere eletto». Mentre Tolain e Perrechon si oppongono a che dei non lavoratori possano rappresentare gli operai, Cremer ricorda che “il Comitato Centrale comprende cittadini che non esercitano mestieri manuali e che non hanno dato alcun motivo di sospetto; all’opposto è probabile che senza la loro collaborazione l’A.I.O non avrebbe potuto impiantarsi in Inghilterra in una maniera così completa. Fra questi membri ne citerò uno solo, il cittadino Marx, che ha consacrato tutta la sua vita al trionfo della classe operaia». Dopo una discussione sull’argomento, l’emendamento di Tolain alle tesi di Marx è respinto da 25 voti contro 20. (Il testo non dice quanti di quelli che votavano erano operai e quanti no).

Marx scrive ad Engels il 26 settembre: «Ieri tutti gli inglesi mi hanno proposto come presidente del Consiglio generale, a guisa di dimostrazioni contro i signori francesi che vorrebbero impedire a tutti quelli che non sono lavoratori manuali di essere membri dell’A.I.O., o perlomeno di essere delegati al Congresso. Io ho dichiarato di non poter accettare in alcun caso e ho proposto a mia volta Odger, che fu quindi rieletto. [Si tratta qui della riunione del Consiglio generale seguita al congresso]. Dupont mi ha d’altra parte fornito la chiave dell’operazione di Tolain e Fribourg: essi volevano presentarsi nel 1869 come candidati come candidati operai alle elezioni del Corpo Legislativo adottando il «principio» che solo dei lavoratori potrebbero rappresentare dei lavoratori. Era dunque di un’estrema importanza per questi signori di vedere il congresso di Ginevra proclamare questo principio.

Il marxismo non segue nella lettura della storia la mania dell’“ultima moda”

Potrebbe svolgere questo spunto generale geniale di Marx chi avesse a disposizione le otto ore ed il fiato di un leone: esso dice tutto. Il nostro odio verso la forma capitalista non ci condurrà mai ad ammirare da stolti le sue modernissime manifestazioni rispetto alle antiche. Non ci deve nemmeno condurre a sognare il ritorno alle forme feudali come un romanticismo di cui altrove accusammo Stalin. Non abbiamo infatti da ammirare né il corporativismo né una società di produttori autonomi. A noi non serve né un mito né un ideale né un modello che vogliamo far copiare dal futuro. Ma, se ne avessimo bisogno, non lo cercheremmo andando avanti, ma tornando più di tutti indietro, nella generosa nobile gloriosa umanità delle primitive tribù. (Marx ad Engels, 25 marzo 1868):

Le cose vanno nella storia umana come nella paleontologia. Alcune cose che si hanno sotto il naso anche i più eminenti cervelli non le scorgono, dapprincipio, per effetto di un certo accecamento di giudizio. Più tardi, quando i tempi hanno evoluto, ci si stupisce tuttavia di trovare dappertutto delle tracce di quello che non si era visto. La prima reazione contro la Rivoluzione francese e la filosofia illuminista che ad essa era collegata fu di vedere tutto sotto l’angolo medioevalista, romantico; ed anche uomini come Grimm non ne andarono esenti. La seconda reazione – e questa corrisponde all’orientamento socialista, sebbene quegli scienziati non sospettino affatto di essere legati ad esso – consiste nel tuffarsi, al di sopra del Medio Evo, nell’epoca primitiva di ciascun popolo. E si resta tutti sorpresi di trovare nel più antico il più moderno, e di trovarci perfino degli egualitari ad un grado tale che spaventerebbe lo stesso Proudhon.

Ancora Marx contro le sètte e il federalismo, per l’unico partito di classe internazionale: Marx a Bolte, 23 novembre 1871

L’Internazionale è stata fondata per sostituire alle sètte socialiste o semisocialiste la vera organizzazione di lotta della classe operaia. Gli statuti originali e l’”Indirizzo inaugurale” lo mostrano a prima vista. D’altra parte l’Internazionale non avrebbe potuto affermarsi se il corso della storia non avesse già polverizzato il mondo delle sètte. L’evoluzione del settarismo socialista e quella del vero movimento operaio vanno costantemente in senso inverso. Finché le sètte si giustificano (storicamente) la classe operaia non è ancora matura per un movimento storico indipendente. Appena questa è giunta a tale maturità, tutte le sètte sono essenzialmente reazionarie. Tuttavia si è prodotto nella storia dell’Internazionale ciò che la storia mostra dappertutto. Ciò che è superato cerca sempre di ricostituirsi e mantenersi in seno alla forma finalmente acquisita. E la storia dell’Internazionale è stata una lotta continua del Consiglio Generale contro le sètte e i tentativi di dilettanti che cercavano di affermarsi in seno alla stessa Internazionale contro il movimento reale della classe operaia (…)

Il movimento politico ha naturalmente per scopo finale la conquista del potere politico per sé, e a tal fine è naturalmente necessaria un’organizzazione preventiva dalla classe operaia, ad un certo punto del suo sviluppo, derivante essa stessa dalle sue lotte economiche. Ma d’altra parte, ogni movimento nel quale la classe operaia si oppone alle classi dominanti in quanto classe e cerca di costringerla mediante una pressione dall’esterno è un movimento politico. Per esempio, il tentativo per conquistare, in questa o quella fase o in questo o quel laboratorio, mediante scioperi ecc., una riduzione del tempo di lavoro da parte di singoli capitalisti, è un movimento puramente economico; invece il movimento tendente a conquistare una legge delle otto ore, ecc. è un movimento politico. È così che dovunque i movimenti economici isolati degli operai danno origine a un movimento politico, cioè un movimento della classe per realizzare i suoi interessi sotto una forma generale, una forma che possiede una forza generale, una forza socialmente vincolante. Se questi movimenti presuppongono una certa organizzazione preventiva, sono allo stesso grado a loro volta dei mezzi per sviluppare tale organizzazione.

Là dove la classe operaia non è ancora andata abbastanza avanti, e la sua organizzazione è insufficiente per intraprendere una campagna decisiva contro la forza collettiva, cioè la forza politica, delle classi dominanti, essa deve almeno essere educata mediante una costante agitazione contro le politica delle classi dominanti (e l’atteggiamento ostile alla politica). Altrimenti essa resta una palla di gioco nelle mani delle classi dominanti, come ha mostrato la rivoluzione di settembre in Francia e come mostra in una certa misura il gioco che riesce ancora in Inghilterra fino da oggi ai signori Gladstone e Co.».

La buffonata democratica delle espulsioni: Marx a Bolte, 12 febbraio 1873

Secondo me il Consiglio Generale di New York ha commesso un grande errore nel sospendere la Federazione del Giura. Costoro si sono già ritirati dall’Internazionale dichiarando non esistenti per essi il suo Congresso e i suoi Statuti (…)

Ogni individuo e ogni gruppo ha il diritto di ritirarsi dall’Internazionale, e quando ciò avviene il Consiglio Generale deve semplicemente constatare ufficialmente questa defezione, e non sospendere. E fin quando dei gruppi (sezioni o federazioni) si limitano a contestare i poteri del Consiglio Generale o anche a violare in tale o tale punto gli Statuti o articoli del regolamento, che la sospensione è prevista. Per contro gli Statuti non hanno alcun articolo relativo a gruppi che buttano a mare la organizzazione nel suo insieme, e ciò per la semplice ragione che si capisce da sé che gruppi come questi non appartengono più all’Internazionale (…)

Il grande risultato del Congresso dell’Aia è stato di spingere gli elementi guasti ad escludersi da sé, cioè a ritirarsi. Il procedimento del Consiglio Generale minaccia di annullare questo risultato. Nell’opposizione aperta all’Internazionale, costoro non nuocciono, anzi sono utili, ma elementi ostili nel suo seno, rovinano il movimento in tutti i paesi in cui han messo piede.

Marx sapeva che il partito rinasce da ogni sconfitta

Dopo la caduta della Comune di Parigi, ogni organizzazione della classe operaia in Francia era naturalmente rovinata, ma essa comincia ora a svilupparsi di nuovo (…) Così, invece di morire, l’Internazionale è uscita dalla sua prima fase di incubazione per entrare in una fase superiore in cui i suoi sforzi e le sue tendenze originarie sono già in parte divenuti realtà. Nel corso di questo sviluppo crescente essa dovrà ancora passare attraverso numerosi cambiamenti prima che possa essere scritto l’ultimo capitolo della sua storia (Marx, La storia dell’Associazione Internazionale dei lavoratori del sig. George Howell, 1878).

Vaticinio di Engels che Mosca ha tradito: Engels a Sorge, 12 settembre 1874

Con la tua partenza la vecchia Internazionale è completamente finita. Ed è buona cosa. Essa apparteneva al periodo del Secondo Impero in cui la pressione che si esercitava in tutta Europa prescriveva al movimento operaio, da poco risvegliatosi, di unirsi ed astenersi da ogni polemica interna (…) Il primo grande successo doveva interrompere questo ingenuo viaggio in comune di tutte le frazioni. Tale successo fu la Comune, che intellettualmente era senza dubbio la figlia dell’Internazionale, sebbene questa non avesse mosso un dito per produrla, e per la quale l’Internazionale è stata resa responsabile in questa misura, e a buon diritto. Quando, grazie alla Comune, l’Internazionale divenne una potenza morale in Europa, la discordia cominciò immediatamente. Ogni tendenza voleva sfruttare per sé il successo (…) L’Internazionale ha dominato dieci anni di storia europea verso un lato, quello dell’avvenire; può guardare con fierezza al lavoro compiuto. Ma nella sua forma antica essa ha fatto il suo tempo. Per produrre una nuova Internazionale simile all’antica, una alleanza di tutti i partiti proletari di tutti i Paesi, occorrerebbe uno schiacciamento generale del movimento operaio come quello prodottosi dal 1849 al 1864. E per questo il mondo proletario è diventato troppo grande.

Credo che la prossima Internazionale sarà direttamente comunista e inalbererà di colpo i nostri principî quando gli scritti di Marx avranno prodotto il loro effetto durante un certo numero di anni.

Genel Durum Tarihsel Olarak Elverişsizken Partinin Organik Faaliyetleri Üzerine Düşünceler

1. Partinin iç örgütlenmesi sorunu, geleneksel Marksistlerin ve Moskova Enternasyonali’nin hatalarına muhalefet olarak doğan mevcut Komünist Solun tutumları arasında her zaman ele alınan bir konu olmuştur. Doğal olarak, böyle bir konu su geçirmez bir bölmede izole edilmemelidir, aksine tutumlarımızın genel çerçevesinden ayrılamaz.

2. Doktrinin, partinin genel teorisinin bir parçası olan şeyler klasik metinlerde bulunabilir; aynı zamanda daha yakın tarihli çalışmalarda, Roma ve Lyon tezleri gibi İtalyan metinlerinde ve Solun Üçüncü Enternasyonal’in yıkımına ilişkin öngörüsünü ortaya koyduğu diğer pek çok metinde kapsamlı bir şekilde özetlenmiştir; ikincisinin gösterdiği olgular, İkinci Enternasyonal’inkilere kıyasla ağırlık bakımından daha küçük değildir. Bu literatür, örgütlenme üzerine yapılan çalışmalarda (dar anlamıyla parti örgütlenmesi kastedilmektedir, geniş anlamıyla, değişen tarihsel ve toplumsal biçimleriyle proleter örgütlenme kastedilmemektedir) halen kısmen kullanılmaktadır ve burada özetlemeye çalışmayacağız, okuyucuyu yukarıda bahsedilen metinlere ve ikinci cildi hazırlanmakta olan”Solun Tarihi” çalışmasına yönlendireceğiz.

3. Partinin ideolojisi ve doğası ile ilgili her şey, hepimiz için ortak ve tartışmanın ötesinde, saf teoriye bırakılmıştır; ve aynı durum, parti ile kendi proleter sınıfı arasındaki ilişkiler için de geçerlidir; bu, yalnızca parti ve parti eylemi ile proletaryanın kendisi ve devrim için sınıf haline geldiği açık çıkarımında yoğunlaştırılabilir.

4. Proletarya ile diğer sınıflar arasındaki, proletarya partisi ile diğer proleter örgütler arasındaki ve parti ile diğer burjuva ve proleter olmayan partiler arasındaki ilişkilerde tarihsel olarak ortaya çıkan ve devam eden taktik sorunlarını – özerk bölümlerin ya da şubelerin var olmadığını tekrarlamamıza rağmen – taktik sorunları olarak adlandırmaya alışkınız.

5. Doktriner ve teorik ilkeler tarafından mahkum edilmeyecek taktik çözümler ile bir anlamda partinin dışında olan nesnel durumların çok yönlü gelişimi arasında var olan ilişki kuşkusuz çok değişkendir; ancak Sol, uluslararası düzeyde taktikler için bir öneri olarak tasarlanan taktikler üzerine Roma Tezleri’nde geliştirildiği gibi, partinin bu tür ilişkilere hakim olması ve önceden öngörmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Nesnel olarak elverişli koşullar ile özne olarak partinin elverişsiz koşullarının sentezlendiği dönemler vardır; bunun tersi de olabilir; ve iyi hazırlanmış bir partinin ve kitlelerin devrime ve Lenin’in Rusya’nın Bolşevikleri için haklı çıkardığı gibi bunu önceden gören ve tanımlayan partiye doğru savrulduğu bir toplumsal durumun nadir ama düşündürücü örnekleri olmuştur.

6. Bilgiçlik taslayan ayrımlardan kaçınarak, günümüz toplumunun hangi nesnel durumda olduğunu merak edebiliriz. Kuşkusuz cevap, bunun mümkün olan en kötü durum olduğu ve proletaryanın büyük bir kısmının, proletaryanın kendisini herhangi bir sınıfsal devrimci hareketten alıkoyan – burjuvazi tarafından kiralanmış – partiler tarafından kontrol edildiğidir; bu, doğrudan burjuvazi tarafından işletilen ezilmeden bile daha kötüdür. Dolayısıyla, bu ölü ve şekilsiz durumda, büyük sınıf karşıtlığının patlamasından önce, toplumsal moleküllerin “kutuplaşması” ya da “iyonlaşması” olarak adlandırdığımız durumun gerçekleşmesinin ne kadar zaman alacağını öngörmek mümkün değildir.

7. Bu olumsuz dönemin partinin iç organik dinamikleri üzerindeki sonuçlar nelerdir? Yukarıda bahsettiğimiz tüm metinlerde, partinin kendisini çevreleyen gerçek durumun karakterlerinden etkilenmekten kaçınamayacağını her zaman söyledik. Bu nedenle mevcut büyük proleter partiler – zorunlu olarak ve açıkça – oportünisttir.

Partimizin böyle bir durumda direnmekten kaçınmaması gerektiği, bunun yerine hayatta kalması ve tarihsel “zaman ipliği” boyunca ateşi devretmesi gerektiği Solun temel bir tezidir. Bu küçük bir parti olacaktır; bu bizim isteğimiz ya da tercihimiz değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu partinin yapısını düşünürken, Üçüncü Enternasyonal’in çöküş döneminde ve sayısız polemikte bile, şimdi hatırlamaya gerek olmayan argümanlarla, bazı suçlamaları reddettik. Saflık çılgınlığı nedeniyle dışarıyla her türlü teması reddeden gizli bir tarikat ya da elit parti istemiyoruz. Proleter olmayan herkesi dışlayan her türlü işçi ya da emek partisi formülünü reddediyoruz; çünkü bu, tüm tarihsel oportünistlere ait bir formüldür. Partiyi, yarım yüzyıldan daha eski polemiklerde olduğu gibi kültürel, entelektüel ve eğitsel tipte bir örgüte indirgemek istemiyoruz; bazı anarşist ve Blankicilerin yaptığı gibi, komplocu silahlı eylemlere ve entrikalara karışan bir partinin düşünülebileceğine de inanmıyoruz.

8. Yozlaşan toplumsal kompleksin teori ve sağlam doktrini tahrif ve tahrip etmeye odaklandığı göz önüne alındığında, bugünün küçük partisinin başlıca görevinin doktrinel değeri olan ilkelerin restorasyonu olduğu açıktır, ancak ne yazık ki Lenin’in Birinci Dünya Savaşı felaketinden sonra çalıştığı elverişli ortam eksiktir. Ancak bu, teori ile pratik eylem arasına bir set çekmemiz gerektiği anlamına gelmez; belli bir sınırın ötesinde bu bizi temel ilkelerimizle birlikte yok eder. Dolayısıyla, gerçek güçler dengesi mümkün kıldığı ölçüde, elverişli dönemlere özgü tüm faaliyet biçimlerine sahip çıkıyoruz.

9. Tüm bunları çok daha derinlemesine incelemeliyiz, ancak yine de böylesine zorlu bir geçiş sürecinde partinin örgütsel yapısı hakkında bir sonuca varabiliriz. Partiyi biri çalışmaya diğeri eyleme adanmış iki gruba bölünebilir olarak değerlendirmek ölümcül bir hata olacaktır, çünkü böyle bir ayrım sadece bir bütün olarak parti için değil, aynı zamanda bireysel militanlar için de ölümcüldür. Ünitarizmin ve organik merkeziyetçiliğin altında yatan anlam, partinin, gelecekte silahlı örgüte ihtiyaç duyulana kadar, bizim propaganda, örgütleme, proleter örgütlenme, sendikal çalışma vb. olarak adlandırdığımız çeşitli işlevlerine uygun organları kendi içinde geliştirmesidir; ancak her bir işleve atanan yoldaşların sayısından hiçbir şey çıkarılamaz, çünkü hiçbir yoldaş, ilke gereği, bunlardan herhangi birine dahil olmamalıdır.

İçinde bulunduğumuz aşamada teoriye ve hareketin tarihine adanmış yoldaşların sayısının çok fazla, eyleme hazır olanların ise çok az görünmesi tarihsel olarak tesadüfi bir durumdur. Bu enerji tezahürlerinin her birine kaç kişinin adanmış olduğunu araştırmak tamamen anlamsız olacaktır. Hepimizin bildiği gibi, durum radikalleştiğinde, içgüdüsel olarak hareket eden ve akademiyi taklit etme ihtiyacı duymayan çok sayıda insan derhal bizim tarafımızı tutacaktır.

10. Marx’ın Bakunin’e, Proudhon’a, Lassalle’a karşı savaşmasından bu yana ve oportünist hastalığın daha sonraki tüm aşamalarında oportünist tehlikenin her zaman küçük burjuva sahte müttefiklerin proletarya üzerindeki etkisine bağlı olduğunu çok iyi biliyoruz.

Bu toplumsal katmanların katkısına yönelik sonsuz çekingenliğimiz, tarihin güçlü derslerine göre, onlardan gelen istisnai unsurlardan yararlanmamızı engelleyemez ve engellememelidir; parti bu tür unsurları teoriyi düzene sokma işine adayacaktır; böyle bir çalışmanın eksikliği sadece ölüm anlamına gelirken, gelecekte yayılma planı onu devrimci kitlelerin muazzam genişlemesiyle özdeşleştirmek zorunda kalacaktır.

11 – Diyalektiğimizin reoforları arasında yanıp sönen şiddetli kıvılcımlara göre devrimci ve militan bir komünist yoldaş, bu kan dondurucu toplumun kendisine yazdığı kaderi kalbinden ve aklından çıkarmayı, unutmayı başarmış; kendisini binlerce yıla rağmen vahşi hayvanlarla koşuşturan kabile insanı ile sosyal insanın şen uyumunda kardeşliği bulmuş geleceğin komünitesinin ferdini birbirine bağlayan çizgide görüp var eden kişidir.

12. Tarihsel parti ve biçimsel parti. Bu ayrım Marx ve Engels’e aittir ve bundan, tarihsel parti çizgisindeki çalışmalarıyla herhangi bir şekilsel partinin üyesi olmayı küçümsedikleri sonucunu çıkarma hakkına sahiptiler. Ancak bugünün militanları bundan tarihsel parti ve biçimsel parti arasında bir seçim yapma hakkına sahip olduğu sonucunu çıkaramaz. Bu, Marx ve Engels’in diyalektik ve tarihsel bir anlama sahip olan önermelerinin sağlam zekası sayesinde böyledir – çok özel bir ırktan gelen süper insanlar oldukları için değil.

Marx, tarihsel anlamıyla partiyi biçimsel ya da geçici partiden ayırır. İlk kavramda süreklilik yatar ve Marx tarafından formüle edildiğinden beri bir dehanın icadı olarak değil, insan evriminin bir sonucunun keşfi olarak doktrinin değişmezliğine dair karakteristik tezimizi ondan türettik. Ancak bu iki kavram metafiziksel olarak birbirine zıt değildir ve bunları zavallı doktrinle ifade etmek aptallık olur: Tarihsel olana doğru ilerlerken biçimsel tarafa sırtımı dönüyorum denilemez.

Değişmez doktrinden, işçi sınıfının devrimci zaferinin ancak sınıf partisi ve onun diktatörlüğü tarafından elde edilebileceği sonucunu çıkardığımızda ve ardından Marx’ın yazılarıyla desteklenen, devrim ve komünist parti öncesi proletaryasının burjuva bilimi söz konusu olduğunda bir sınıf olabileceğini, ancak Marx ya da bizim açımızdan bir sınıf olmadığını onaylamaya devam ettiğimizde, çıkarılacak sonuç, zafere ulaşmak için hem tarihsel hem de biçimsel parti olarak tanımlanmaya layık bir partiye sahip olmanın gerekli olacağıdır. Geçmişte pek çok sorunun nedeni olan tarihsel parti ve dolayısıyla içerik (tarihsel, değişmez program) ile proletaryanın mücadeledeki belirleyici bir bölümünün gücü ve fiziksel pratiği olarak hareket eden biçimsel parti arasındaki görünür çelişkiyi aktif tarihsel gerçeklik içinde çözmüş bir parti olmalıdır bu.

Doktrin sorununun bu sentetik açıklığa kavuşturulması, arkamızda yatan tarihsel geçişlerle de doğrudan ilişkilendirilmelidir.

13. İşçi mücadelesinin içinden çıktığı küçük gruplar ve birlikler bütününden, doktrinin öngördüğü Enternasyonal partiye ilk geçiş, 1864 yılında Birinci Enternasyonal kurulduğunda gerçekleşir. Marx’ın yönetimi altında özgürlükçülerinki gibi küçük burjuva programların sızmasına karşı sonuna kadar savunulan bu örgütün krizine yol açan süreci yeniden inşa etmenin şimdi bir anlamı yok.

1889’da, Marx’ın ölümünden sonra, Engels’in kontrolü altında ancak onun talimatlarına uymayan İkinci Enternasyonal kurulur. Bir an için biçimsel partide yeniden tarihsel partinin devamını sağlama eğilimi ortaya çıkar, ancak sonraki yıllarda federalist ve merkeziyetçi olmayan parti tipi; parlamenter pratiğin ve demokrasi kültünün etkileri; 1848 Manifestosu’nun istediği gibi artık kendi devletlerine karşı savaşan ordular olarak görülmeyen tek tek kesimlere yönelik milliyetçi bakış açısı; tarihsel sonu küçümseyen ve olumsal ve biçimsel hareketi yücelten açık revizyonizm tarafından tüm bunlar parçalanır.

Üçüncü Enternasyonal’in yükselişi, 1914’te neredeyse tüm şubelerinin saf demokratizme ve milliyetçiliğe düştüğü feci başarısızlıktan sonra, 1919’dan sonraki ilk yıllarda bizim tarafımızdan tarihsel parti ile resmi partinin tamamen yeniden birleşmesi olarak görüldü. Yeni Enternasyonal açıkça merkeziyetçi ve anti-demokratik olarak yükseldi, ancak başarısız Enternasyonal’e bağlı şubelerin Enternasyonal’e girişinin tarihsel pratiği özellikle zordu ve Rusya’da iktidarın ele geçirilmesinden diğer Avrupa ülkelerine geçişin hemen olacağı beklentisiyle çok aceleye getirilmişti.

Eğer İtalya’da İkinci Enternasyonal’in eski partisinin yıkıntıları arasından doğan kesim, belirli kişiler nedeniyle değil ama tarihsel nedenlerle, tarihsel hareketi bugünkü biçimine kaynak yapma zorunluluğunu hissetmeye özellikle yatkınsa, bunun nedeni yozlaşmış biçimlere karşı yürüttüğü çetin mücadeleler ve bunun sonucunda sızmaları hoş görmeyi reddetmesiydi; Bu sızmalar sadece milliyetçi, parlamenter ve demokratik pozisyonların hakim olduğu güçler tarafından değil, aynı zamanda anarko-sendikalist, küçük burjuva devrimciliğinden etkilenen güçler (İtalya’da maksimalizm) tarafından da denenmiştir. Bu sol akım, özellikle daha katı üyelik koşulları oluşturmak (yeni resmi yapının inşası) için mücadele etti ve bunları İtalya’da tam olarak uyguladı. Fransa  Almanya vb. ülkelerde kusurlu sonuçlar alındığında, Enternasyonal’in bütününe yönelik tehlikeyi ilk hisseden o oldu.

Proleter devletin yalnızca bir ülkede kurulduğu, diğerlerinin hiçbirinde iktidarın fethinin başarılamadığı tarihsel durum, dünya örgütünün dümenini Rus şubesinin ellerine bırakma şeklindeki açık organik çözümü son derece sorunlu hale getirdi.

Sol, Rus devletinin davranışlarında, hem iç ekonomi hem de uluslararası ilişkilerle ilgili sapmalar olduğunda, tarihsel partinin, yani dünyadaki tüm devrimci komünistlerin politikaları ile mevcut Rus devletinin çıkarlarını savunan biçimsel partinin politikaları arasında bir tutarsızlık ortaya çıkacağını ilk fark eden oldu.

14. O zamandan bu yana uçurum o kadar derinleşti ki, Rus lider partisine bağımlı olan sözde şubeler, İkinci Enternasyonal’in yozlaşmış partilerinin geleneksel işbirliğinden daha iyi olmayan, burjuvaziyle geçici anlamda kaba bir işbirliği politikasına dahil oldular.

Bu durum, İtalyan solunun Moskova’nın yozlaşmasına karşı mücadelesinden türeyen gruplara, devrimci, tarihsel partiyi ayırt eden özelliklere sadık kalmak için gerçek, aktif (ve dolayısıyla biçimsel) partinin izlemesi gereken yolu daha iyi anlama şansının (hakkının demiyoruz) verildiği bir durum yarattı; en azından potansiyel anlamda 1847’den beri var olan bir parti, pratik açıdan ise kendisini trajik devrimci yenilgiler dizisinin bir katılımcısı olarak kilit tarihsel olaylarda ortaya koymuştur.

Bu yozlaşmamış geleneğin, herhangi bir tarihsel kırılma olmaksızın yeni bir uluslararası parti örgütü oluşturma çabalarına aktarılması, örgütsel anlamda, bu işi en iyi yapacakları ya da tarihsel doktrin konusunda en bilgili oldukları için seçilmiş kişilere dayanmayabilir; ancak organik anlamda, böyle bir aktarım yine de kırk yıl önce bu geleneği ilk kez ifade eden grubun eylemlerini bugün var olan çizgiye bağlayan çizgiye tamamen sadık kalmalıdır. Yeni hareketten ne süper insanlar ne de mesihler beklenmemeli, aradan geçen uzun süre zarfında muhafaza edilebildiği kadarının yeniden canlandırılmasına dayanmalıdır ve bu muhafaza sadece tezler ve belgelerle sınırlandırılmamalı, aynı zamanda eski muhafızları oluşturan, bozulmamış ve güçlü parti geleneğini genç muhafızlara aktarma görevini üstlenen canlı araçları da içermelidir. İkincisi, tarih sahnesinin ön planındaki eylemi on yıldan daha fazla beklemek zorunda kalmayacak yeni devrimlere doğru koşar; parti ve devrim, birincilerin ve ikincilerin isimleriyle hiç ilgilenmez.

Bu geleneğin kuşaklar ötesine doğru aktarımı – ve bunun için de ölü ya da yaşayan insanların isimlerinin ötesine – ne eleştirel metinlerle ne de sadece klasik metinlere yakın ve sadık kalarak komünist partinin doktrinini kullanma yöntemiyle sınırlandırılamaz. Marksist solun – canlanmayı sadece İtalyan bölgesiyle sınırlamak istemiyoruz – 1919’dan sonraki yıllarda en alevli gerçek mücadele içinde başlattığı ve yürüttüğü ve düşman sınıfla ilgili güç ilişkilerinden daha çok, merkeze bağımlılık üzerinden yaşadığı, tarihsel dünya partisinin merkezinden oportünist patoloji tarafından tahrip edilen geçici bir partiye dönüşmesi süreciyle, bu bağımlılık tarihsel ve fiili olarak kırılana kadar süregelecek sınıf kavgasıyla ilişkilendirilmelidir.

Sol, küresel olarak merkezileştirilmiş disiplin ilkesinden kopmadan, öncü proletaryayı orta sınıfların, onların partilerinin ve yenilgiye mahkum ideolojilerinin işbirliğine karşı bağışık tutarak devrimci bir savunma savaşı yürütmeye çalıştı. Devrimi değilse bile en azından tarihsel partisinin çekirdeğini kurtarmaya yönelik bu tarihi şans da kaçırıldığından, bugün küçük burjuva demokratizmiyle delik deşik olmuş bir proletaryanın ortasında, nesnel olarak uyuşuk ve kayıtsız bir durumda yeniden başlamıştır; ancak yeni doğan örgüt, zamanında öngörüleriyle tarihsel olarak doğrulanmış tüm doktrinel geleneğini ve pratiğini kullanarak, sömürülen kitlelerle daha geniş bir teması yeniden kurma çabalarını günlük faaliyetlerine dahil etmiştir. Ayrıca, tıpkı üyelerinin her birinin düşünce süreçlerinden demokratik, pasifist, otonomist ya da liberter eğilimlere verilen her türlü tavizi ortadan kaldırdığı gibi, demokratik merkeziyetçilik tezinden ve herhangi bir oylama mekanizmasının uygulanmasından kurtularak, Moskova Enternasyonali’nin son hatalarından birini kendi yapısında da ortadan kaldırmaktadır.

İşte bu anlamda, uzun yılların acı deneyimini kullanarak, tarihsel partinin siyasi çizgisine yönelik daha ileri saldırıların önünü kesmek için, birçok talihsiz resmi partinin geliş ve gidişlerinde gördüğümüz tüm sefaleti ve küçüklüğü ortadan kaldırarak daha ileri adımlar atmaya çalışıyoruz. Bunu yaparak, ilk büyük ustaların, Marx ve Engels’in dingin bir öfkeyle yollarını kirletmelerini engellemek için kenara çekildikleri kişileri sık sık akıllarına getiren kişisel pohpohlama, üstünlük peşinde koşma ve ahmakça bir popülerlik gibi burjuva ticari ortamından kaynaklanan etkilerle mücadele etmenin zorluklarına ilişkin uyarılarına da kulak vermiş oluyoruz.