Milli Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Tezler
Categories: National Question, Second Congress, Self-Determination, Third International
Available translations:
Komünist Enternasyonal, İkinci Kongre
(19 Temmuz – 7 Ağustos 1920)
1. Burjuvazi, doğası gereği, genel olarak eşitliği ve özel olarak da milli eşitliği soyut ve biçimsel bir şekilde kavramlaştırır. Genel olarak her insanın eşit olduğu iddiasından yola çıkarak, burjuva demokrasisi mülk sahibi ile proleterin, sömürenle sömürülenin biçimsel hukuki eşitliğini ilan eder ve böylelikle ezilen sınıfların gözünü boyamaya çalışır. Meta üretimi ilişkilerinin bir yansıması olan eşitlik fikri, burjuvazi tarafından her insanın mutlak özgürlüğü bahanesi kullanılarak, sınıfların ortadan kaldırılması mücadelesine karşı kullanılan bir araç haline getirilmiştir. Eşitlik talebinin tek gerçek anlamı sınıfların ortadan kaldırılması talebinde yatar.
2. Burjuvazinin boyunduruğundan kurtulmayı amaçlayan proleter sınıf mücadelesinin bilinçli ifadesi olan Komünist Partisinin temel görevi burjuva demokrasisine karşı mücadele etmek ve bu demokrasinin yalanlarıyla ikiyüzlülüğünü teşhir etmektir. Bu görev uyarınca, Komünist Partisi milli sorunda temel vurguyu soyut ve biçimsel ilkelere değil, öncelikle tarihsel olarak verili durumun ve (en önemlisi) ekonomik koşulların tam bir değerlendirmesine dayandırmalıdır. İkinci olarak, ezilen sınıfların, çalışanların, sömürülenlerin çıkarları ile, egemen sınıfın çıkarları anlamına gelen genel milli çıkarları arasındaki açık farkı vurgulamalıdır. Üçüncüsü, finans kapital ve emperyalizm çağında dünya nüfusunun küçücük bir azınlığı olan en zengin ve en ileri ülkelerin geri kalan büyük çoğunluğu sömürgelik ve finans köleliği durumunda tuttuğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışan burjuva demokratik yalanlara karşı, Komünist Partisi ezen, sömüren, ayrıcalıklı uluslar ile ezilen, bağımlı uluslar arasındaki açık ayrımı vurgulamalıdır.
3. Emperyalist 1914 savaşı tüm dünyanın köleleştirilmiş uluslarına ve ezilen sınıflarına burjuva demokratik söylemin yalancılığını alabildiğine açıkça gösterdi. Her iki tarafta da halkların kurtuluşu ve ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı laflarıyla meşrulaştırılan bir dizi antlaşma, bir tarafta Brest-Litovsk ve Bükreş, diğer tarafta Versay ve St. Germain antlaşmaları, muzaffer burjuvazinin ’milli’ sınırları bile kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda belirlediğini gösterdi. Burjuvazi için, ‘milli’ sınırlar bile ticari mallardan başka birşey değil. Sözde ’Milletler Cemiyeti’ bile, bu savaştan galip çıkanların ganimetlerini karşılıklı olarak garantileyen bir sigorta poliçesinden öte birşey değil. Ulusal birliği yeniden sağlama, ‘kaybedilen bölgeleri yeniden anavatana katma’ çabaları, burjuvazi açısından, yenik düşenlerin yeni savaşlar için güç kazanma çabasından başka birşey değil. Yapay bir şekilde parçalanmış olan ulusların tekrar birleşmesi proletaryanın da çıkarlarına uygundur. Ama proletarya gerçek milli özgürlüğü ve birliği ancak devrimci mücadele yoluyla ve burjuvazinin cesedinin üzerinden geçerek kazanabilir. Milletler Cemiyeti ve emperyalist devletlerin tüm savaş sonrası politikaları bu gerçeği çok daha açık ve kesin bir şekilde gözler önüne seriyor; sadece gelişmiş ülkelerin proletaryasını değil, sömürgelerin ve bağımlı ulusların emekçi kitlelerinin devrim mücadelesini güçlendiriyor; ve kapitalizm altında barış içinde bir yaşam ile ulusların eşitliğinin mümkün olduğu yolundaki küçük burjuva hayallerin çöküşünü hızlandırıyor.
4. Bu ilkeler uyarınca, Komünist Enternasyonal’in tüm ulusal sorun ve sömürgeler politikaları, temel olarak, tüm ulus ve ülkelerin işçi ve emekçi kitlelerinin toprak sahipleriyle burjuvazinin devrilmesini amaçlayan ortak devrimci mücadelede birliğine dayanmalıdır. Ancak böylesi bir birlik kapitalizme karşı zaferi sağlayabilir. Kapitalizm yıkılmadan ise, ulusal baskının ve eşitsizliğin ortadan kalkması mümkün değildir.
5. Bugün uluslararası politik durum proletaryanın diktatörlüğünü gündeme getirmiştir ve uluslararası siyasette tüm olaylar kaçınılmaz olarak tek bir merkezi noktada, Rus Sovyet Cumhuriyeti’ne karşı uluslararası burjuvazinin mücadelesi etrafında yoğunlaşmaktadır. Rus Sovyet Cumhuriyeti, bir taraftan tüm ülkelerin öncü işçi sınıfının sovyet hareketlerini, diğer taraftan da tüm sömürgelerin ve ezilen ulusların, devrimci proletarya ile ittifak yapmanın dışında ve dünya emperyalizmine karşı sovyet gücünün zaferi olmadan kendileri için kurtuluşun mümkün olmadığını acı deneyimler sonucu anlamış olan ulusal kurtuluş hareketlerini kendi saflarına çekmektedir.
6. Dolayısıyla, bugün kendimizi sadece çeşitli ulusların emekçilerini tanımak ve onlara desteğimizi ilan etmekle sınırlamamız kabul edilemez; tüm milli ve anti sömürgeci kurtuluş hareketlerinin Sovyet Rusya ile en yakın ittifakını sağlayacak bir politika izlememiz gerekiyor. Bu ittifakın biçimini, her ülkenin proletaryasının içinde komünist hareketin veya geri kalmış ülke ve ulusların içinde içinde işçi ve köylülerin burjuva-demokratik kurtuluş hareketinin gelişme düzeyi belirleyecektir.
7. Federasyon, tüm ulusların emekçilerinin kesin birleşmesine giden yolda geçici bir biçimdir. Federasyonun yararları, gerek Rus Sosyalist Federe Sovyet Cumhuriyeti ile diğer Sovyet Cumhuriyetleri (geçmişte Macaristan, Finlandiya ve Latviya Cumhuriyetleri, bugün Azerbaycan ve Ukrayna Cumhuriyetleri) arasındaki ilişkilerde, gerekse Rus Sosyalist Federe Sovyet Cumhuriyeti içinde (daha önce politik varlıkları olmayan ve kendi yönetiminden yoksun olan, 1919’de kurulan Başkır ve 1920’de kurulan Tatar Cumhuriyeti örneklerinde bile) pratik olarak kendini göstermiştir.
8. Bu açıdan, Komünist Enternasyonal’in görevi sadece bu federasyonu Sovyet düzenine ve Sovyet hareketine dayalı olarak geliştirmek değil, ayrıca bu federasyonu incelemek ve içinde kazandığımız deneyimleri sınamaktır. Federasyonun tam birliğe geçiş sürecinde bir biçim olduğunu bilerek, federal bağları sürekli daha sıkı ve yakın hale getirmek için çalışmalıyız. Göz önüne alınması gereken ilk nokta, askeri açıdan kendinden önemli ölçüde daha güçlü emperyalist ülkeler tarafından kuşatma altında olan Sovyet Cumhuriyetlerinin başka Sovyet cumhuriyetleri arasında daha yakın bağlar kurulmadan varlığını sürdürmesinin mümkün olmayacağı. İkinci nokta, Sovyet Cumhuriyetleri arasında yakın bir ekonomik ittifak kurulmadan kapitalizmin imha ettiği üretici güçleri onarmanın ve emekçilerin refahını sağlamanın mümkün olmayacağı. Üçüncü nokta ise, tüm ulusların proleterlerinin düzenlediği ortak bir plan uyarınca birleşik bir dünya ekonomisi yaratma çabalarıdır. Bu eğilim kapitalizm altında şimdiden açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır ve sosyalizm altında daha fazla geliştirilmenin ve tamamlanmanın yollarını zorlamaktadır.
9. Devletler içindeki ilişkiler alanında Komünist Enternasyonal’in ulusal politikası burjuva demokrasilerinin ve hatta kendilerini ’sosyalist’ olarak adlandıran bazılarının yaptığı gibi ulusların eşitliğinin sadece lafta kalan ve pratik yükümlülükler içermeyen bir şekilde biçimsel olarak tanınması ile sınırlı kalamaz. Tüm kapitalist ülkelerde, ’demokratik’ anayasalara rağmen, ulusal eşitliğe ve milli azınlıkların garantilenmiş haklarına karşı gerçekleştirilen her uygulamayı, Komünist Partiler hem parlamentoda hem tüm alanlarda yaptıkları tüm propaganda ve ajitasyon çalışmalarında yılmadan deşifre etmelidir, fakat bu yeterli değildir. Ayrıca, Komünist Partilerin iki görevi daha vardır. Birincisi, ulusların gerçek eşitliklerini sağlama yeteneğine sahip tek düzenin, önce proletaryayı ve ardından tüm emekçi yığınları burjuvaziye karşı mücadelede birleştirecek olan Sovyet düzeni olduğunu sürekli olarak vurgulamak. İkincisi, bağımlı ve imtiyazsız milletlerdeki (misal İrlanda ve Siyah Amerikalılar) ve sömürgelerdeki devrimci hareketlere, söz konusu ülkelerdeki Komünist Partiler aracılığıyla doğrudan destek vermek. Bunlardan özellikle önemli olan ikincisi olmaksızın, bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin ezilmesine karşı ve bu ülkelerin ayrı birer siyasi varlık olma hakları için mücadele İkinci Enternasyonal partilerinde gördüğümüz yalancı ikiyüzlülükten öteye gidemez.
10. Enternasyonalizmi sadece lafta tanımak, pratikte ise küçük burjuva ulusçuluğu ve pasifizmle sulandırmak sadece İkinci Enternasyonal partileri içinde değil, Enternasyonal’i terk etmiş olan partiler içinde de yaygın bir olgu. Bu olguya kendilerini artık komünist olarak adlandıran partilerde bile sık rastlanıyor. En küçük bir fırsatta ırkçılık, azınlıklara saldırı ya da Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) olarak kendini gösteren bu belaya, bu köklü küçük burjuva milliyetçi önyargılara karşı mücadele etmek ve bu mücadeleyi, proletarya diktatörlüğünü milli bir diktatörlükten (yani tek ülkede var olan ve bu nedenle bağımsız bir uluslararası politika izleme yeteneğine sahip olmayan bir diktatörlükten) en azından birkaç gelişmiş ülkede yaşayan bir uluslararası proletarya diktatörlüğüne (uluslararası politikayı belirleyici şekilde etkileme yeteneğine sahip bir diktatörlüğe) dönüştürme sorunu ne kadar yakıcı olursa o kadar ön plana çıkarmak gerekir. Küçük burjuva milliyetçiliği enternasyonalizmden sadece ulusların eşitliğini anlar (bu eşitliği de sadece lafta tanıdığını şimdilik bir kenara bırakırsak), milli bencilliği sorun olarak ele almaz. Proletarya enternasyonalizmi ise şunları gerekli kılar: İlk olarak bir ülkedeki proleter mücadelenin çıkarları dünya çapındaki mücadelenin çıkarlarına tabi kılınmalıdır. İkinci olarak burjuvaziye karşı zafer kazanmış olan ülke, uluslararası kapitalizmin devrilmesi için en büyük milli fedakârlığı yapmaya yetenekli ve hazır olmalıdır. Dolayısıyla, gerçekten proletaryanın öncü kesimlerini temsil eden bir işçi partisine sahip olan ve tümüyle kapitalist olan ülkelerde ilk ve en önemli görev enternasyonalizm kavramını ve politikalarını çarpıtan küçük burjuva pasifizmi ile mücadele etmektir.
11. Daha geri, büyük ölçüde feodal, ataerkil veya köylü ataerkil karakter gösteren ülkelerde tüm Komünist Partiler bu ülkelerin devrimci kurtuluş hareketlerini eylemleri ile desteklemelidirler. Söz konusu ülkede Komünist Partisi varsa, bu desteğin alması gereken biçim bu parti ile tartışılmalıdır. Aktif yardımda verme yükümlülüğü en başta, geri kalmış ülkeyi sömürgelik veya finansal bağımlılık durumunda tutan ülkenin işçilerine aittir. Din adamlarının, Hıristiyan misyonerlerinin ve benzerlerinin gerici etkilerine karşı koşulsuz bir mücadele yürütülmelidir. Avrupa ve Amerikan emperyalizmine karşı kurtuluş mücadelelerini, Türk ve Japon emperyalizminin, asillerin, büyük toprak ağalarının, din adamlarının, vb güçlenmesine bağlayan Pan-İslamcı, Pan-Asyacı hareketlere ve benzer akımlara karşı mücadele edilmelidir. Geri kalmış ülkelerde, toprak ağalarına ve feodalizmin her türlü kalıntısına karşı köylü hareketleri desteklenmelidir. Her şeyden önce, köylü hareketine mümkün olduğunca devrimci bir karakter vermeye, mümkün olan her yerde köylülüğü ve sömürünün tüm kurbanlarını Sovyetler şeklinde örgütlemeye ve böylece Batı Avrupalı komünist proletarya ile Doğu’daki, sömürgelerdeki ve geri kalmış ülkelerdeki devrimci köylü hareketi arasında mümkün olduğunca yakın bir bağ kurmaya çalışılmalıdır. Geri kalmış ülkelerde gerçekte komünist olmayan devrimci kurtuluş hareketlerini komünistmiş gibi gösterme çabalarına karşı kararlı bir mücadele yürütülmelidir. Sömürgelerdeki devrimci hareketleri desteklemek Komünist Enternasyonal’in görevidir. Ancak bu görevin tek amacı tüm geri kalmış ülkelerde geleceğin proleter partilerini (sadece lafta değil, gerçekte komünist olan partileri) oluşturacak unsurları bir araya toplamak ve bu unsurları kendi özel görevlerinin (yani kendi ulusları içindeki burjuva demokratik eğilimlere karşı mücadele etme görevinin) bilincine varacak şekilde eğitmektir. Komünist Enternasyonal yolun bir kısmını sömürgeler ve geri kalmış ülkelerdeki devrimci hareketle birlikte yürümeli ve hatta bu hareketle ittifak yapmalıdır; ancak, Komintern bu hareketle birleşemez, salt bir nüve halinde de olsa proleter hareketin bağımsızlığını koşulsuz olarak muhafaza eder. Emperyalist güçlerin, ezilen ülkelerin ayrıcalıklı sınıflarının yardımıyla, siyasi olarak bağımsız devletler yaratma kisvesi altında, aslında ekonomik, mali ve askeri açıdan tümüyle kendilerine bağımlı olan devlet yapıları yaratırken yaptıkları düzenbazlığın en geniş kitleler arasında ve özellikle de geri kalmış ülkelerde deşifre edilmesi ve anlatılması gerekir. Siyonistlerin Filistin meselesi, bir ulusun emekçi sınıflarının, emperyalizm ile söz konusu ülkenin burjuvazisi arasında işbirliği yapılarak kandırılmasının çarpıcı bir örneğini oluşturuyor (aynı şekilde, Siyonizm de, Filistin’de bir Yahudi devleti yaratma bahanesiyle, Yahudi işçilerin azınlık olduğu Filistin’deki Arap emekçilerini İngiltere’nin sömürüsüne sunuyor.
Günümüzün ekonomik koşullarında, zayıf ve bağımlı uluslar işin Sovyet Cumhuriyetleriyle ittifak yapmak dışında kurtuluş yoktur.
12. Zayıf ve sömürge ulusların büyük emperyalist güçlerin köleleri olarak yüzyıllardır çektikleri acılar bu ulusların emekçi kitlelerine sadece savaşkanlık kazandırmakla kalmamış, ayrıca kendilerini sömüren uluslara karşı(bu ulusların proletaryası dahil) bir güvensizlik duygusu da vermiştir. Proletaryanın resmi önderlerinin 1914 ile 1919 yılları arasındaki adi ihaneti (sosyal milliyetçilerin, ‘anavatanı koruma’ bahanesiyle, ‘kendi’ burjuvazilerinin finansal açıdan kendilerine bağımlı ülkeleri köleleştirme ve yağmalama ‘hakkını’ korumaları) bu haklı güvensizlik duygusunu daha da güçlendirmiştir. Bu güvensizlik ve milli önyargılar ancak ileri ülkelerde emperyalizmin imha edilmesinden ve geri ülkelerde ekonomik yaşam tümüyle dönüştürüldükten sonra ortadan kaldırılabileceğine göre, bu önyargıların temizlenmesi çok yavaş ilerleyecektir. Bu demektir ki, her ülkenin sınıf bilinçli komünist proletaryası uzun dönemler boyunca köle olarak yaşamış ülke ve ulusların milli duygularına (bu duygular tarihsel olarak artık geçersiz de olsa) özel dikkat ve özen göstermelidir. Komünist proletarya, aynı zamanda, bu güvensizlik ve önyargıları daha hızlı aşabilmek için ödünler vermekle yükümlüdür. Proletarya ile dünyadaki tüm ülke ve ulusların emekçi kitleleri gönüllü bir ittifakla birleşmeksizin kapitalizme karşı zafer tam anlamıyla başarılı bir sonuca ulaştırılamaz.
Ek Tezler
I. Kapitalist emperyalizmin egemenliği altında bulunan ülkelerdeki, özellikle de Çin’deki devrimci hareketle Komünist Enternasyonal arasındaki ilişkilerin kesin biçimde belirlenmesi, Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi’nin en önemli sorunlarından biridir. Dünya devrimi bu ilişkiler hakkında kesin bir bilgiye ulaşmayı gerektiren bir döneme girmektedir. Büyük Avrupa savaşı ve onun sonuçları berrak bir biçimde göstermiştir ki, Avrupa dışındaki bağımlı ülkelerin yığınları mutlak surette Avrupa proleter hareketine bağlanmıştır; ve bu merkzileşmiş dünya kapitalizminin kaçınılmaz bir sonucudur.
II. Sömürgeler Avrupa kapitalizminin başlıca güç kaynaklarından biridir. Sömürgelerdeki büyük sömürü arazilerini ve büyük pazarları ellerinde tutamadıkları takdirde, Avrupa’nın kapitalist güçleri, uzun süre ayakta kalamaz. Emperyalizmin kalesi olan İngiltere, yüzyıldan fazla süredir aşırı üretimden muzdariptir. Ancak aşırı üretimin ürünlerini satabilmek ve büyüyen sanayisi için hammadde kaynakları elde etmek için, ek pazarlar olan sömürge arazilerini fethetmek suretiyledir ki, İngiltere, yüklerine rağmen kapitalist rejimini ayakta tutabilmeyi başarmıştır. İngiliz emperyalizmi, ancak Afrika ve Asya’daki yüz milyonlarca insanı köleleştirmesi sayesinde, Britanya proletaryasını burjuva egemenliği altında bugüne kadar tutmayı başarmıştır.
III. Sömürgelerden elde edilen artı değer modem kapitalizmin dayanaklarından biridir. Bu gelir kaynağı ortadan kaldırılmadığı sürece işçi sınıfının kapitalizmi altetmesi güç olacaktır. Sömürgelerdeki doğal hammadde kaynaklarını ve işgücünü yoğun bir biçimde sömürebilmeleri sayesinde Avrupa’nın kapitalist ulusları yaklaşan iflastan kaçınmaya çalışmışlardır; ve bunda başarısız olmamışlardır. Avrupa emperyalizmi kendi ülkelerinde işçi aristokrasisine git gide daha fazla tavizler verebilmeyi başarmıştır. Bir yandan köleleştirilenülkelerdeki işçilerin yaşam koşullarını çok aşağı bir düzeyde tutmaya çalışırken, Avrupa emperyalizmi hiçbir fedakarlıktan geri durmamaktadır; ve sömürgeleri ellerinde bulunduğu sürece kendi ülkelerinde artı değerden her türlü fedakarlığı yapmaya razıdır.
IV. Avrupa’nın sömürgeler üzerindeki egemenliğinin proleter devrimleri aracılığıyla ortadan kaldırılması, Avrupa kapitalizmini yıkacaktır. Sömürgelerdeki devrımle proleter devrimi, mücadelenin zaferle sonuçlanabilmesi için, bir ölçüde amaç birliği yapmak zorundadır. Dolayısıyla, Komünist Enternasyonal faaliyet alanını genişleterek ekonomik ve politik olarak emperyalizmin egemenliği altındaki devrimci güçlerle sıkı ilişkiler kurmalıdır.
V. Dünya devrimci proletaryasının iradesi Komünist Entemasyonal’de temerküz etmektedir. Bu örgütün görevi bütün dünyanın işçi sınıfını kapitalist düzenin yıkılması ve komünizmin kurulması için örgütlemektir. Komünist Enternasyonal, dünyanın bütün devrimci güçlerini toparlamakla görevli bir araçtır. Burjuva fikirlerinin sızmış olduğu ve bir politikacılar grubu tarafından yönetilen İkinci Enternasyonal ise, sömürge sorununa hiçbir önem vermemiştir. Bu örgütler için dünya sadece Avrupa sınırları içinde mevcuttu. Bu örgüt için diğer kıtalardaki devrimci hareketle bağ kurma zorunluluğu yoktu. İkinci Enternasyonal üyeleri sömürgelerdeki devrimci harekete maddi ve manevi bir yardım sunmak yerine, kendileri de emperyalist haline gelmişlerdir.
VI. Doğu halkları üzerine çullanan yabancı emperyalizm, bu ülkelerde sınıfların Avrupa ve Amerika ile eş zamanlı olarak sosyal ve iktisadi bir gelişme göstermesini engellemiştir. Sömürgelerde sanayinin gelişmesini köstekleyen emperyalist politika sayesinde: kelimenin tam anlamıyla bir proleter sınıfı bu ülkelerde gelişememiştir; hatta emperyalist ülkelerin merkezileşmiş sanayilerinin ürünleri ile rekabet edemeyen yerli zanaatlar son zamanlarda yokedilmiştir. Bunun sonucu, halkın büyük çoğunluğunun kendini kırsal alanda bulması ve ihracata yönelik hammaddelerin üretiminde ve tarımsal emekte yoğunlaşmak zorunda kalması olmuştur. Bunun sonucu toprak mülkiyetinin, kah büyük toprak sahiplerinin, kah mali sermayenin, kah devletin elinde hızla toplanması olmuştur. Böylece büyük bir topraksız köylü kitlesi yaratılmış ve nüfusun geniş yığınları cehalet içinde tutulmuştur. Bu politikanın sonucu şudur: devrimci diışüncenin kendini gösterdiği bu tür ülkelerde, bu düşünce ifadesini, eğitilmiş orta sınıflar içerisinde bulabilmektedir. Yabancı egemenlik, iktisadi güçlerin özgürce gelişmesini köstekler. Bu nedenle bu egemenliğin yıkılması, sömürgelerdeki devrimin ilk alanıdır; bu nedenle sömürgelerde yabancı egemenliğin yıkılması için yürütülen mücadeye verilen destek, yerli burjuvazinin milliyetçi hareketine sunulan bir destek değil, kendisi de ezilen proletaryanın önündeki yolun açılması demektir.
VII. Ezilen ülkelerde günden güne birbirinden ayrılan iki hareket bulunmaktadır: Birincisi siyasal bağımsızlık ve burjuva düzeni programına sahip olan milliyetçi burjuva demokratik hareketidir; İkincisi ise cahil ve yoksul işçi ve köylülerin her türlü sömürüden kurtuluş amaçlı kitlesel eylemidir. Bunlardan birincisi, ikincisini yönetmeyi amaçlamaktadır ve sık sık bir ölçüde başarmaktadır da. Ama Komünist Enternasyonal ve ona bağlı partiler buna karşı mücadele etmeli ve sömürgelerin işçi yığınları arasında bağımsız sınıf duygularının gelişmesini sağlaniak için çalışmalıdır. Sömürgelerde devrime yönelik ilk adım olan yabancı kapitalizmin devrilmesinde burjuva milliyetçi devrimci unsurların işbirliği faydalıdır. Fakat bu yolda en önemli görev işçi ve köylüleri örgütleyip devrim ve sovyet cumhuriyetinin kurulması yoluna sokacak olan komünist partilerinin kurulmasıdır. Böylelikle geri ülkelerin kitleleri komünizme kapitalist gelişimle değil gelişmiş kapitalist ülkelerin sınıf bilinçli proletaryası kılavuzluğunda ulaşabilirler.
VIII. Sömürgelerdeki kurtuluş hareketinin gerçek gücü, burjuva demokratik milliyetçilerin dar çevresiyle sınırlı değildir. Sömürgelerin çoğunda işçi yığınlarıyla yakın temasta olan toplumsal-devrimci bir hareket veya komünist partileri bulunmaktadır. Komünist Eternasyonal ’in sömürgelerdeki devrimci hareketle ilişkisi, bu parti ya da gruplar aracılığıyla gerçekleşmelidir; çünkü bunlar ülkelerindeki işçi sınıfının öncüsünü oluşturmaktadırlar. Bugün bunlar zayıf olsalar bile, yığınların iradesini temsil etmektedirler ve yığınlar onları devrim yolunda izleyecektir. Farklı emperyalist ülkelerdeki komünist partiler, sömürgelerdeki bu proleter partileriyle temas halinde çalışmalı ve devrimci harekete onlar aracılığıyla maddi ve manevi destek sunmalıdır.
IX. Sömürgelerdeki devrim ilk aşamasında komünist bir devrim olamaz. Ama eğer başlangıçtan itibaren, önderlik komünist öncünün elinde olursa, kitleler dağılmaz ve hareketin değişik gelişme aşamaları onların devrimci deneyimini artmasına yarar. Doğu ülkelerinde tarım konusunda komünist ilkeleri derhal uygulamaya çalışmak elbette vahim bir hata olur. İlk aşamasında sömürgelerdeki devrimin programı, toprak dağıtımı gibi küçük burjuva reformları içermek zorundadır. Ama bu böyledir diye önderliğin burjuva demokrasisine devredilmesi gerekmez. Aksine proleter partisi sovyetler yönünde sistematik ve güçlü bir propagandayı yükseltmeli ve işçi köylü sovyetlerinin örgütlenmesi için çalışmalıdır. Kapitalizme karşı dünya çapındaki nihai zafere ulaşabilmek için bu sovyetler, ileri kapitalist ülkelerdeki sovyet cumhuriyetleri ile yakın işbirliği içinde çalışmalıdır. Böylece gelişmiş kapitalist ülkelerin bilinçli proletaryası tarafından yönlendirilen geri ülkelerin yığınları, kapitalist gelişmenin değişik aşamalarından geçmeksizin komünizme ulaşacaktır.